Blog

Unutulmayan Bir Gün: 2 Temmuz 1993

Tarih, zamanın tozlu raflarında unutulup giden olaylarla değil, hafızalarda yer eden ve kuşaktan kuşağa aktarılan acılarla şekillenir. 2 Temmuz 1993 günü, Sivas’ta yaşananlar da bu acılardan biridir. O gün yalnızca bir binada çıkan yangın değil, aynı zamanda bir toplumun vicdanı da yanmıştır.

Sivas Katliamı olarak anılan bu olay, Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a gelen aydın, sanatçı, yazar ve gençlerin Madımak Oteli’nde konakladığı sırada yaşanmıştır. Otelin önünde toplanan ve giderek kalabalıklaşan bir grup, saatler süren bir gerilimle birlikte binayı ateşe vermiştir. Sonuç: 33 aydın, 2 otel çalışanı ve 2 saldırgan, yani toplam 37 can, dumanda ve alevde yaşamını yitirmiştir.

Her yıl 2 Temmuz’da anılan bu olay, sadece bir katliam değil; aynı zamanda toplumsal belleğin, yüzleşemediği geçmişin ve hâlâ onarılamamış bir travmanın adıdır.

Olayların Arka Planı

Sivas Katliamı’nı anlamak için sadece o güne değil, daha öncesine de bakmak gerekir. Türkiye’de özellikle Alevilere yönelik dışlayıcı tutumun kökleri tarihsel olarak çok eskiye dayanır. 1970’li ve 1980’li yıllarda yaşanan Kahramanmaraş, Çorum gibi olaylar, belli grupların sistematik biçimde hedef alındığı trajedilerdir. Sivas Katliamı, bu zincirin son halkalarından biri olarak görülür.

Pir Sultan Abdal Şenlikleri, 1990’lı yılların başında yeniden canlanan Alevi kimliğinin kültürel ifadesi olarak düzenlenmekteydi. Bu şenlikler, Sivas’ta hem yerel hem de ulusal düzeyde önemli bir simgesel anlam taşımaya başlamıştı. Ancak 1993 yılına gelindiğinde, bu kutlamalar bazı çevreler tarafından tepkiyle karşılandı. Aziz Nesin’in şenliğe katılması ve kısa bir süre önce Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetleri” kitabını çevirmesi, hedef gösterilmesinin en temel bahanesi oldu.

Fakat mesele sadece bir kişinin orada olması değildi. Dönemin sosyopolitik ikliminde biriken gerilim, hedef olarak Alevi kimliğine yönelmişti. Kalabalık, günler öncesinden yayılan çağrılarla bir araya gelmişti. Madımak Oteli’nin önünde toplanan yüzlerce kişi, saatlerce süren bekleyişin ardından oteli yakarken, güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi olayın başka bir boyutunu da açığa çıkardı.

Hafızalara Kazınan Bir Yangın

Katliamın en çok hafızalarda yer eden yanı, yaşanan acının sadece bir ölüm listesiyle sınırlı kalmamasıydı. O gün otelde bulunanların birçoğu gençti; bazıları sahneye çıkmaya hazırlanan tiyatro sanatçıları, bazıları ilk kez böyle bir etkinliğe katılan lise öğrencileriydi. Otelin alevler altında kaldığı o an, televizyon ekranlarından yayıldı. Aziz Nesin’in itfaiye merdiveniyle kurtarılışı, otelin önündeki kalabalığın sloganları, taşlar, sopalar, dualar ve öfke, her şey kameraların önündeydi.

Katliamdan sonra uzun yıllar boyunca Madımak Oteli’nin bir kebapçı olarak kullanılması, acıyı yaşayanlar için ikinci bir travma oldu. Olayın kamusal bir yüzleşmeyle ele alınmaması, yargı süreçlerinin zamanaşımı kararlarıyla kapanması ve adaletin yerini bulmaması, belleğin diri kalmasının en büyük nedenlerinden biridir.

Toplumsal Bellek ve Mekânın Dönüşümü

Madımak Oteli’nin 2010 yılında kamulaştırılması ve bir yıl sonra “Bilim ve Kültür Merkezi” olarak yeniden açılması, olayın sembol mekânının bir nevi “nötrleştirilmesi” anlamına geldi. Ancak bu durum, kamuoyunda beklenen etkiyi yaratmadı. Zira katliamı yaşayan aileler, Madımak’ın bir müzeye dönüştürülmesini ve yaşananların gelecek kuşaklara aktarılmasını istiyorlardı.

Bellek çalışmaları açısından bakıldığında, kolektif hafızanın en önemli unsurlarından biri de mekândır. Bir olayın yaşandığı yer, sadece fiziksel bir nokta değil; hatırlamanın, anmanın ve yasın mekânıdır. Madımak, bu anlamda sadece bir bina değil, Türkiye’deki toplumsal yüzleşme eksikliğinin de sembolü haline gelmiştir.

Yası Tutulamayanlar

Sivas Katliamı, yalnızca bir topluluğun değil, tüm toplumun yası olmalıydı. Ancak bu olmadı. Bu noktada Judith Butler’ın sorduğu sorular devreye giriyor: Kimlerin hayatı “yaşam” sayılır? Kimin ölümü yas tutulmaya değerdir?

Olaydan sonra bazı kesimlerin katliamı görmezden gelmesi, failin sürekli değiştirilmeye çalışılması –bazen Aziz Nesin, bazen farklı örgütler– toplumun bir bölümü için bu ölümlerin “yası tutulabilir” olmadığı anlamına geliyor. Oysa bir ülkenin sağlıklı hafızaya sahip olabilmesi, yaşanan her acıyı tanıması ve kabul etmesiyle mümkündür.

Ailelerin Hafızası ve Sessiz Tanıklıklar

Sivas Katliamı’nı sadece belgelerden ya da raporlardan okumak, olayın insani boyutunu eksik bırakır. Katliamda yakınlarını kaybeden aileler, acılarını yıllardır taşımaya devam ediyor. Onlar için bu yangın hâlâ sönmedi. Her 2 Temmuz’da Madımak’ın önünde toplanan kalabalık, sadece bir anma için değil, hatırlamak ve hatırlatmak için oradadır.

Bu aileler, bellek topluluğu haline gelmiş durumda. Aralarında kurdukları bağlar, yaşadıkları travmayı aşmanın değil, bu travmayla birlikte yaşamanın yollarını arıyor. Yas, onların hayatında bir zaman dilimi değil; sürekli var olan bir duygudur.

Bugünden Geleceğe Bir Bakış

Sivas Katliamı’nın yıldönümünde geçmişe dönmek, sadece hatırlamak için değil, unutmamak ve unutturmamak için de önemlidir. Bu olay, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşmesinde önemli bir eşiktir. Siyasal söylemlerden bağımsız, salt bir insanlık meselesi olarak ele alındığında bile, bu yangının hepimize ait olduğunu görmek mümkündür.

Tarih, sadece kutlamalarla değil, yaslarla da yazılır. Ve bazen bir milletin olgunluğu, kendi karanlık geçmişine ne kadar ışık tuttuğuyla ölçülür. Sivas Katliamı, geçmişe dönük bir hatırlatma değil, geleceğe dair bir sorumluluk çağrısıdır.

Abonelerimiz Arasına Katıl

Sitemize abone olarak en son ders ve yazılardan haberdar olabilirsiniz.

Abone Olduğunuz İçin Teşekkürler...

Bir şeyler ters gitti :(